OSMANCIK GÜNDEM
Hızlı, Doğru ve Tarafsız Sadece Haber


DHA TEMSİLCİLİĞİ
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar7.79217.8233
Euro9.29239.3296
Hava Durumu
Saat
Takvim
Mustafa YOLCU
YAZI
MUHACİR OLMAK- 1
05/04/2016
 
Muhacirlik, düşmandan kaçmak için evini barkını, vatanını terk etmektir.
 
Yaşadığımız Anadolu coğrafyası, muhacirlerle dolu bir coğrafyadır. Aile kökleri 
 
araştırıldığında, muhacirlik yaşamayan aile sayısı nadirdir. En büyük muhacirlik 
 
hadisesi 93 Harbi, Balkan Harbi, 1. Cihan harbi yıllarında olmuştur. 
 
Mustafa Kemal Atatürk’ün Muhacirler için söylediği şu sözler çok manidardır:
 
“Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani 
 
düşmanla sonuna kadar dövüşenler, çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için 
 
kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir 
 
bilmeyenlerdir. Muhacirler, kaybedilmiş topraklarımızın milli hatıralarıdır.” 
 
Muhacirliğin ne demek olduğunu ancak muhacirliği yaşayanlar, yaşayanları 
 
anlayanlar bilir. Afete maruz kalma, harp sırasın ’da veya muhacirlikte insanlar, 
 
zenginken fakir hale gelirler. Sağlıklı iken hasta olur, yakınlarını sevdiklerini 
 
kaybederler. 
 
Gittikleri yerin insanlarınca hor görülürler. Yabancı gözü ile bakılırlar. Çocuklarına 
 
kız vermek istemezler. Kuru yere ocak yaktıkları için çalışkan olurlar. Yaşamak 
 
için taşın suyunu çıkarırlar. Bir süre sonra ev ve mülkleri olur. Kendi yemek, 
 
tarım, zanaat kültürlerini bulundukları ortama yayarlar. Bu sebeple ülkemiz, 
 
çeşitli kültürün izlerini bıraktığı alan olmuştur.
 
Sizlerle Bayburt’tan başlayan, muhacirlik hatırasını paylaşacağız. Birçoklarımız 
 
kendisini hatırada yaşananların içinde bulacak, muhacirliği onlarla yaşayacaktır. 
 
 Muhacirlik-   Bayburt-Manşet 
 
O gün şehirde birileri, çok önemli şeyler diyeceği için, Kale ardının büyükleri de 
 
toplanıp şehre indiler. Çarşı meydanında, sehpanın üstüne çıkan rütbeli bir asker; 
 
bağıra bağıra haber veriyordu: 
 
— Allah’ını seven; karısını kızını, çoluğunu çocuğunu alsın Bayburt’tan çıksın. 
 
Artık Rus’u tutamıyoruz. Altı aydan beri Ruslarla savaşan askerlerimiz; Ruslar 
 
karşısında artık tutunamayarak, geri çekiliyorlardı. Büyük ağabeyim Abu zer on 
 
iki senelik askerliğini bitirmiş, altı ayın üstüne seferberlik ilan edildiği gibi, küçük 
 
ağabeyim Cafer’le beraber tekrar Rus cephesine gönderilmiştiler.
 
Babam eve geldiğinde, anama toparlanmamızı söyledi. Muhacir çıkıyorduk! 
 
Hayvanlarımız dağdan henüz gelmemişlerdi. Danalarımız ise bayırda otluyorlardı. 
 
Ogün nasılsa sürüye karışmayan bir inek ve deli tosunumuzu yanımıza aldık. 
 
İneğimizin üstüne yarma, bulgur, un, tencere, kap kacak yerleştirdik. 
 
Tavuklarımızı evin içerisine toplayıp önlerine, yarma, bulgur döktük. Daha 
 
doğrusu götürebileceğimiz kadar gıda maddesini yanımıza aldık, diğerlerini 
 
tavukların önüne koyduk. Büyükçe de kaplara su doldurup içerisine taş koyduk, 
 
bizden sonra hayvanlarımız aç susuz kalmasınlar diye. Diğer hayvanlarımız ve 
 
eşyalarımız kalıyordu. Teciri, tereği düzülü evimize son kez doya doya baktık. 
 
Belki de bir daha göremeyecektik.
 
Anamla babam sırtlarına yorgan yastık, götüre bileceği eşyalardan şelek 
 
yapmışlardı. Benim sırtıma da bir yorganla bir yastık verdiler. Topu topu iki 
 
yorgan iki yastık almıştık.
 
Komşularımızdan Ağa Efendilerin öküz arabaları vardı. Birde Halil Efendinin 
 
babası Çavuş emi vardı, onlarında iki öküz arabaları vardı, bizim eşyalardan 
 
birazda Çavuş emmigilin arabasına koyduk.
 
Kale ardı olarak; biz, emmim Yakup Efendi, Çavuş emmigil, Ağa efendiğil, Kör 
 
Ağagil birde hatırlayabildiğim kadarıyla dul bir kadın vardı. Evin anahtarını da 
 
kapının önündeki kaldırım taşının altına koyduk. Küçük kardeşim Nuriye yi Çavuş 
 
emiğilin arabaya oturtturduk. Ablam Rukiye’yle; sırtlarımızda şeleklerimiz, el ele 
 
tutarak Şingah mahallesinden yukarıya doğru yola düzüldük. Keçevi’nin düzüne 
 
geldiğimizde, yollar mahşer gününe dönmüştü. Mahallenin hayvanlarını gütmeleri 
 
için içimizden üç tane çoban ayırdılar. Ama bizim deli tosunun hiç rahat duracağı 
 
yoktu. Devamlı kaçıyor ekin tarlalarına giriyor çobanları sürekli bezdiriyordu.
 
Muhacirliğin esintileri, daha yolun başında hissedilmeye başlamıştı. Büyük harp 
 
çıktıktan bir sene sonra Ermeniler arasında huzursuzluk çıkmaya başlamış, ağır 
 
ağır göç ediyorlardı. Hatta bir keresinde annemle, iki komşu kadın, Bent 
 
mahallesinde ki manifatura satan ermeni evlerinden birine gittik. Annemgil 
 
elbiselik kumaş alacaklardı. Ermeni kadınlar “ Hatunlar kumaş topları çok ağır 
 
içeri gelin de bakın” dediler. Bizlerse evin çevirmesinde oturduk, ev dehliz gibi 
 
içerden içeri gidiyordu. Şüphelenip korkmaya başladık. Annemler içeri 
 
girmeyeceklerini söylediler. Bu arada ermeni kadınlar kendi aralarına da telaşlı 
 
telaşlı konuşmaya başladılar. Kumaşları, tekrar getiremeyeceklerini söylediler. O 
 
zaman annemgil eve giremeyeceklerini söyleyerek çevirmeden dışarı çıktılar. 
 
Bent yolundan evimize giderken Of tarafından toplu olarak getirilen ermeni 
 
kafilesine rastladık. Başlarında askerler vardı. Ermeni kadınlardan biri bize bakıp 
 
şöyle dedi. ”KAA DACIKLAR; YAĞMUR YAĞAR ÇİSE ÇİSE, BUGÜN BİZE YARIN 
 
SİZE,”BOZ OĞLAN” (RUS) GELİYOR, GELDİ Mİ GÖRÜN NE YAPACAK SİZE, BAKIP 
 
TA GÜLMEYİN BİZE.” Dedi.
 
Bundan altı ay sonrada biz muhacir olmuştuk.
 
Arada bir Kale ardında, Taşın başına çıkar (Kale ardın da yüksekçe bir yerdir) 
 
Ordumuzun top ateşlerini seyrederdik. Top seslerini duymazdık ama namluların 
 
ağzından çıkan ışıkları görürdük. Işıklar bir açılır bir kapanırlardı.
 
Bayburt’ta genel bir huzursuzluk başlamış, her şeyin pahası düşmüştü. Kimse bir 
 
şey almıyordu. Herkes muhacirliğin hesabını yapıyordu. Ve nihayette muhacir 
 
olmuştuk.
 
O yıl ekinler öyle bir oldu ki; “yılan yaramazdı”. Öyle bir ekin! Hepsi Rus’a 
 
kalmıştı.Bizden sonra Ruslar makineleri getirmiş, buğdayları toplayıp hepsini 
 
kendi memleketine götürmüş. Birde Çitenos köyünün Lıklıklar diye bir mevkisi 
 
vardı. Oraya yaklaştın mı ortalığı keskin bir kükürt kokusu sarar, sular, yeraltında 
 
lık lık sesleri çıkararak yeryüzüne çıkardı. Oranın suyu şifalıydı. Rus buraya öyle 
 
bir teneke yığmış ki, bu suyu tenekelere doldurmuş ağzını lehimleyip arabalarla 
 
Rusya ya götürmüş. Bayburt’tan gidene kadarda taşımışlar. Rus Bizim Çoruh 
 
nehrini gördüğü zaman derin bir ah çekip şöyle demiş. “Aaah Türk! Bu su ortadan 
 
akar, Türklerde suyun yüzüne bakar.”
 
Mustafa Yolcu        Devamı gelecek  1/ 4


1101 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

SUSMAK SANATI - 20/11/2020
Mevlana hazretleri bir şiirinde diyor ki:
CEZA EVİ HATIRASI - 10/11/2020
AHMET ÇEŞMECİ
İSMAİL KAVLU - 03/11/2020
İskilip’e emeği geçen, faydası dokunan,400 kişiye iş imkânı açan değerli bir hemşerimiz, büyüğümüz idi.
BİR SUBAYIN HATIRASI - 28/09/2020
Sizlere subay emeklisi bir arkadaşımın bana anlattığı, hatırasını paylaşmak istiyorum.
ADANA DA SU BASKINI - 22/09/2020
1980 Yılında Adana da su baskını olmuştu.
İSKİLİP İLÇEMİZDE TÜRK BOYLARININ İSİMLERİNİ TAŞIYAN YERLER: - 15/09/2020
Türk boyları Anadolu’nunçeşitli bölgelerine yerleşmiştir. Bir ili ele aldığımız ’da en fazla üç Türk boyunun olduğunu görürüz.
İYİMSERLİK- KÖTÜMSERLİK - 06/09/2020
Bazı ortamlarda ruhumuz kararır, oradan negatif enerji ile ayrılırız.
ANKARA HUKUK FAKÜLTESİ- YIL 1975 - 27/08/2020
Size Ankara hukuk Fakültesinde, halen Avukat bir arkadaşımın yaşamış olduğu bir olayı anlatacağım.
İSKİLİP TAŞ MEKTEP HATIRASI - 07/08/2018
ANAP’tan, 1987-1991 tarihleri arasında Çorum Milletvekili olan Mustafa Namlı, İskilip’te bulunan taş mektep ile ilgili hatırasını anlattı.
 Devamı